{"slug":"idarenin-yargi-kararlarina-uyma-yukumlulugu-ve-kentsel-donusum","title":"İdarenin Yargı Kararına Uyma Ödevi ve Kentsel Dönüşüm","yazildi":true,"tarih":"2026-10-04","ruSlug":null,"enSlug":null,"guncelleme":null,"ozet":["Anayasa m.138/4 uyarınca idare mahkeme kararlarına uymak, değiştirmemek ve yerine getirmeyi geciktirmemekle yükümlüdür; idare lehine istisna öngörülmemiştir.","2577 sayılı Kanun m.28, uygulama için en çok otuz günlük süre tanır; uygulanmazsa idare aleyhine tazminat davası açılabilir.","Anayasa Mahkemesi, yargı kararlarının uygulanmasını Bakanlar Kurulu kararına bağlayan bir kuralı 2013 tarihli kararıyla iptal etmiştir (E.2012/73, K.2013/107).","Erol Aksoy (2) kararında Mahkeme, imkânsızlığın somut gösterilmesini ve idarenin en tatmin edici alternatif çözümü uygulamasını aramıştır.","6306 sayılı Kanun m.6'daki resen tescil ve bedel farkı kuralları bu ölçütlerle birlikte okunmalıdır."],"sss":[["İdare mahkeme kararını uygulamamayı seçebilir mi?","Hayır. Anayasa m.138/4 idareyi mahkeme kararlarına uymakla yükümlü kılar ve uygulamama yönünde bir tercih hakkı tanımaz. Gerçek bir hukuki veya fiilî imkânsızlık varsa bile idarenin bunu somut olarak göstermesi ve alternatif çözüm sunması gerektiği Anayasa Mahkemesi kararlarında vurgulanmıştır."],["İdarenin kararı uygulaması için süre var mı?","2577 sayılı Kanun m.28/1 uyarınca idare gecikmeksizin işlem tesis etmek zorundadır ve bu süre kararın idareye tebliğinden itibaren otuz günü geçemez."],["Üçüncü kişiye devir, iptal kararının uygulanmamasına yeter mi?","Anayasa Mahkemesi Erol Aksoy (2) kararında, üçüncü kişiye yapılan bir satışın iptali için açılan davanın, satışın gerçekleşmiş olması gerekçesiyle uygulanamamasını tek başına imkânsızlık saymamıştır. Karar kentsel dönüşüme ilişkin olmayıp benzer yapıdaki bir olguya dayanır."],["Karar uygulanmazsa hangi yollar var?","İdare aleyhine 2577 sayılı Kanun m.28/3 uyarınca tazminat davası açılabilir. Nihai ve icra edilebilir kararın uygulanmaması nedeniyle mülkiyet hakkı ihlali iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru da düşünülebilir; somut olayda avukata danışılmalıdır."],["6306'daki bedel farkı kuralı Anayasa'ya aykırı mı?","Bu kural hakkında Anayasa Mahkemesinin bir karar verdiğini doğrulayamadık. Hukuken tartışmaya açık bir konudur ve dosyaya özgü olgularla şekillenmektedir."]],"tablolar":null,"kaynaklar":[["Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, m.138","https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuat?MevzuatNo=2709&MevzuatTur=1&MevzuatTertip=5"],["2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu, m.28","https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuat?MevzuatNo=2577&MevzuatTur=1&MevzuatTertip=5"],["6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun, m.6","https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuat?MevzuatNo=6306&MevzuatTur=1&MevzuatTertip=5"],["Anayasa Mahkemesi, E.2012/73, K.2013/107, 03.10.2013","https://normkararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/kbb/?id=8bae40f7-41fd-0dec-4bae-0f004b41855f"],["Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, Erol Aksoy (2), B. No: 2016/11026, 12.12.2019","https://normkararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/kbb/?id=b028e4ce-c3d2-8b41-e6f0-7a6e0bf45bfe"]],"desc":"İdare mahkeme kararına uymak zorunda mı? Kentsel dönüşümde iptal kararının uygulanması, fiilî imkânsızlık savunması ve Anayasa Mahkemesi ölçütleri.","category":"Kentsel Dönüşüm","court":"İdare Mahkemeleri (idari işlemler) veya Sulh/Asliye Hukuk Mahkemeleri (özel hukuk uyuşmazlıkları) görevlidir.","duration":"İdare Mahkemelerinde iptal davaları ortalama 8-14 ay, itiraz süreçleri 15 günlük yasal süreye tabidir.","related":["satis-iptali-kararinin-icrasi-fiili-imkansizlik-bedel-farki","6306-sayili-kanun-satis-hukmu-degisim-tarihcesi","riskli-bina-yikim-kararina-karsi-iptal-davasi","kentsel-donusum-riskli-yapi-tespiti","kentsel-donusumde-azinlik-hissedarlarinin-haklari"],"sections":[["Mahkeme kararı kâğıtta kalırsa ne olur?","Kentsel dönüşümde bir malik, riskli yapı tespitini, birleştirme işlemini ya da arsa payı satışını idare mahkemesinde dava eder ve kazanır. Ancak kazanmak, sonucun sahada da görülmesi anlamına gelmez. Dava sürerken yıkım yapılmış, parseller birleştirilmiş, yeni inşaat başlamış ya da pay başkasına geçmiş olabilir. İşte bu noktada karşımıza hukuk devletinin en temel sorularından biri çıkar: idare, aleyhine verilmiş bir kararı ne ölçüde ve hangi yolla uygulamak zorundadır?\n\nBu yazı, konuyu Anayasa ve Anayasa Mahkemesi kararları çerçevesinde ele alır. 6306 sayılı Kanun'daki satış işleminin iptali halinde resen tescil, bedel farkı ve fiilî imkânsızlık mekanizmasının ayrıntıları sitedeki ayrı bir yazıda işlenmiştir; burada o ayrıntıları tekrarlamak yerine, bu mekanizmaların dayandığı anayasal ölçütlere odaklanıyoruz. Yazı genel bilgi niteliğindedir.\n\nKonunun pratik önemi büyüktür: dönüşüm uygulamaları hızlı ilerler, yargılama ise çoğu zaman yıllar alır. Aradaki süre içinde oluşan fiilî durumun iptal kararını boşa çıkarıp çıkaramayacağı, malikin hak arama özgürlüğünün gerçekten etkili olup olmadığını belirler."],["Anayasa'nın 138. maddesi ne söylüyor?","Anayasa'nın 138. maddesinin dördüncü fıkrası üç ayrı yasak ve bir ödev içerir. Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır. Bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez. Yine aynı organlar, kararların yerine getirilmesini geciktiremez. Fıkrada idare lehine herhangi bir istisna öngörülmemiştir.\n\nİdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 28. maddesi bu ilkeyi idari yargıya uyarlar. Birinci fıkraya göre idare, Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur ve bu süre kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemez. 7588 sayılı Kanunun 7. maddesiyle (02.07.2026) birinci fıkraya eklenen cümle ise bir istisna getirmiştir: Millî Savunma, Jandarma, Sahil Güvenlik, Emniyet ve Millî İstihbarat Teşkilatı personeline ilişkin bazı davalarda ve terör örgütleriyle bağlantı gerekçesiyle kamu görevinden çıkarmaya ilişkin davalarda verilen, göreve iade sonucunu doğuran kararlar uyarınca tesis edilecek işlemler nihai kararların kesinleşmesinden sonra yerine getirilir. Bu istisna yalnız göreve iade kararlarıyla ilgilidir; kentsel dönüşüm işlemlerine ilişkin iptal kararlarında otuz günlük süre genel kural olarak geçerlidir. Üçüncü fıkra, karara göre işlem tesis edilmemesi halinde idare aleyhine Danıştay'da veya ilgili idari mahkemede maddi ve manevi tazminat davası açılabileceğini söyler. Dördüncü fıkra ise kararların süresi içinde kamu görevlilerince yerine getirilmemesi halinde tazminat davasının ancak ilgili idare aleyhine açılabileceğini belirtir.\n\nMaddedeki \"icaplarına göre\" ifadesi önemlidir. İptal kararının sonucu her dosyada aynı değildir; idare, kararın gerekçesini ve iptal edilen işlemin niteliğini gözeterek ne yapacağını belirler. Ancak bu takdir, kararı etkisiz bırakma serbestisi değil, kararın gereğini yerine getirme yöntemini seçme alanıdır. Bu esneklik, yargı kararının \"gereğine göre\" uygulanması anlamına gelir; \"uygulanıp uygulanmayacağına\" göre değil. Kentsel dönüşümde bu ayrım özellikle belirgindir: iptal edilen bir işlemin üzerine başka işlemler inşa edilmişse, idarenin \"artık yapacak bir şey yok\" demesi ile \"eski hale en yakın sonucu nasıl sağlarım\" diye düşünmesi arasında büyük fark vardır."],["Kanun koyucu kararın sonucunu önceden belirleyebilir mi?","Anayasa Mahkemesi bu soruyla, kentsel dönüşümden bağımsız bir dosyada karşılaşmıştır. 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun'a 6300 sayılı Kanun'la eklenen bir hüküm, özelleştirme işlemlerinin tamamlanıp geri dönülemez bir yapı oluşması halinde, yargı kararlarının uygulanmasına ilişkin işlemler konusunda karar alma yetkisini Bakanlar Kuruluna veriyordu. Mahkeme, 3 Ekim 2013 tarihli ve E.2012/73, K.2013/107 sayılı kararıyla bu bölümü Anayasa'nın 2., 125. ve 138. maddelerine aykırı bularak iptal etmiştir. Karar oyçokluğuyla verilmiş, beş üye karşıoy yazmıştır.\n\nKararın gerekçesinden üç ana fikir çıkarılabilir. Birincisi, hukuka aykırılığın yalnızca tespit edilmesi yetmez; sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılması gerekir. İkincisi, mahkeme kararlarını uygulanamaz hale getiren düzenlemeler mahkemeye erişim hakkını da anlamsız kılar. Üçüncüsü, idarenin yargı kararını uygulayıp uygulamamak konusunda bir tercih hakkı yoktur. Mahkeme ayrıca, Bakanlar Kurulu kararına karşı yeniden yargı yoluna gidilebilmesinin bu sonucu değiştirmeyeceğini belirtmiştir.\n\nKarşıoy görüşünde ise hukuki ve fiilî imkânsızlığın yargı kararlarının uygulanması zorunluluğunun doğal bir istisnası olduğu, kuralın bu istisnanın koşullarını önceden belirlediği savunulmuştur. Yani konu Anayasa Mahkemesi içinde de tartışmalı olmuş, fakat çoğunluk görüşü açık bir çizgi çizmiştir: imkânsızlık değerlendirmesi idarenin ya da yürütmenin kendi başına vereceği bir karar olamaz."],["Bireysel başvuruda imkânsızlık savunması nasıl sınanıyor?","Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, Erol Aksoy (2) kararında (B. No: 2016/11026, 12/12/2019) konuyu bireysel başvuru yönünden ele almıştır. Olayda bir mal varlığının satışına ilişkin işlemler idari yargıda iptal edilmiş ve kararlar kesinleşmiştir; ancak idare, satışın ilerleyen aşamasında üçüncü bir kişiye ihale yapıldığını ileri sürerek kararların hukuken ve fiilen uygulanamayacağını bildirmiştir. Mahkeme çoğunlukla mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Karar kentsel dönüşümle ilgili değildir; ancak ortaya koyduğu ölçütler, iptal edilen bir satış işleminin sonradan başkasına devredilmesi durumuna doğrudan benzer bir yapı taşımaktadır.\n\nKarardan çıkan başlıca ilkeler şöyle özetlenebilir:\n\nÜçüncü kişiye yapılan bir satışın iptali için açılan dava, satışın gerçekleştiği gerekçesiyle uygulanamaz hale getirilemez; bu gerekçe tek başına hukuki ve fiilî imkânsızlık sayılmaz. Yargılamaya konu edilmiş bir işlemi satın alan kişiden, davanın sonucuna göre işlemin iptal edilebileceğini öngörmesi beklenir. İcra usulünde yaşanan sorunlar ya da kaynak eksikliği gibi nedenler de icra edilebilir bir kararın uygulanmaması için haklı gerekçe oluşturmaz.\n\nİdare imkânsızlığı somut biçimde ortaya koymak zorundadır. Gerçek bir aşılamaz engel bulunsa bile ilgilinin ayrıca idari veya yargısal yola başvurmasına gerek kalmadan, kararın uygulanması kapsamında en tatmin edici alternatif çözümü belirleyip uygulamakla yükümlüdür. İdare bunun için elinden gelen gayreti göstermelidir.\n\nİhlal tespit edildiğinde ise sonucun giderilmesi bakımından mümkün olduğunca eski hale getirme esas alınır; bu mümkün değilse engelin açıkça gösterilip kanıtlanması kaydıyla, eski hale getirmeye denk düşecek ölçüde borçtan mahsup veya tazminat gibi alternatif tedbirler değerlendirilir. Karar ayrıca, uygulama biçiminin giderim sağlayıp sağlamadığının yeni bir bireysel başvuruyla denetlenebileceğini hatırlatmaktadır.\n\nKararda üç üye ihlal bulunmadığı görüşünde olmuş, bir üye ise başvuru yollarının tüketilmediği kanaatini ifade etmiştir. Bu da ölçütlerin oturmuş bir konu olmadığını, dosyanın olgularına bağlı kaldığını gösterir.\n\nBu ilkelerin kentsel dönüşüme aktarılmasında dikkat edilecek bir fark vardır. Erol Aksoy (2) dosyasında tek bir alıcı ve belirli bir mal varlığı söz konusuydu. Kentsel dönüşümde ise aynı parselde çok sayıda malik, bir yüklenici, idare ve çoğu kez yeni yapıyı satın alan üçüncü kişiler bulunur. Bu nedenle eski hale getirmenin maliyeti ve üçüncü kişilerin durumu daha karmaşık bir denge gerektirebilir. Yine de Mahkemenin vurguladığı nokta değişmez: karmaşıklık, tek başına kararın uygulanmaması için yeterli gerekçe sayılmamakta, idareden somut ve gerekçeli bir çaba beklenmektedir. Parasal bir giderim ancak eski hale getirmenin gerçekten mümkün olmadığı ve bunun kanıtlandığı durumda, eski hale getirmeye denk düşecek ölçüde düşünülebilir."],["6306 sayılı Kanun açısından hangi sorular öne çıkıyor?","6306 sayılı Kanun'un 6. maddesinin birinci fıkrasında, 7410 sayılı Kanun'la getirilen düzenleme uyarınca satış yargı kararıyla iptal edilirse ve pay üçüncü kişiye devredilmemişse ya da eski malik adına tescili hukuken veya fiilen imkânsız kılan bir uygulamaya tabi tutulmamışsa, pay resen eski malik adına tescil edilir. Bunun yanında 7471 sayılı Kanun'la eklenen cümleye göre, satış bedelinin eksik hesaplandığı gerekçesiyle iptal halinde yargı kararı, satış bedeli ile kararda belirtilen şekilde hesaplanacak bedel arasındaki farkın ödenmesi suretiyle uygulanır. Bu hükümlerin ayrıntıları ayrı bir yazıda anlatılmıştır; burada yalnızca yukarıdaki ölçütlerle nasıl bir ilişki kurulabileceğine bakıyoruz.\n\nİlk soru, kanundaki \"imkânsız hale getiren uygulama\" kaydının kim tarafından ve ne zaman gerçekleştirilen işlemlere işaret ettiğidir. Dava açıldıktan sonra idarenin kendi yaptığı tevhit, ruhsat ya da yıkım işlemleriyle imkânsızlık yaratılması halinde, bunun yukarıda anlatılan alternatif çözüm yükümlülüğünü ortadan kaldırıp kaldırmayacağı tartışmaya açıktır. Anayasa Mahkemesinin Erol Aksoy (2) kararındaki yaklaşımı, imkânsızlığın yalnızca ileri sürülmesinin değil somut olarak gösterilmesinin gerektiği yönündedir.\n\nİkinci soru, bedel farkı kuralının eski hale getirmeye denk düşen bir alternatif sunup sunmadığıdır. Bu kural, kararın parasal bir sonuca çevrilmesini öngörür; mülkiyetin kendisi geri gelmez. Parasal denkliğin sağlanması durumunda bu yaklaşımın alternatif tedbir mantığına uyduğu savunulabilir. Buna karşılık iptal gerekçesi bedel eksikliği dışında bir sebepse ya da farkın hesaplanma yöntemi malik aleyhine kalıyorsa, ölçülülük sorunu doğabilir. Anayasa Mahkemesinin, 6306 sayılı Kanun'un bu hükümleri hakkında verilmiş bir kararı olup olmadığını doğrulayamadık; bu nedenle konuyu açık bir tartışma olarak bırakıyoruz.\n\nÜçüncü soru, kanunun kararın uygulanma biçimini önceden ve tek tip belirlemesinin 2577 sayılı Kanun'un 28. maddesindeki \"icaplarına göre\" esnekliğiyle bağdaşıp bağdaşmadığıdır. Özelleştirme kararındaki gibi yürütmeye karar verme yetkisi tanıyan bir kural bu hükümlerde bulunmamaktadır; tespit edilen fark budur. Ancak iptal kararının sonucunu dava sonuçlanmadan belirleyen kuralların, mahkemenin sonuca ilişkin değerlendirme alanını daraltabileceği ihtimali göz ardı edilemez.\n\nDördüncü bir nokta zamanlamadır. Kanunun tanıdığı otuz günlük dava açma süresi kısadır; buna karşılık dava yıllar sürebilir. Bu aradaki boşluk, imkânsızlık savunmasının doğduğu alandır. Bir işlemin iptali istenirken, iptal halinde hangi sonucun doğabileceğini baştan düşünmek gerekir: dava dilekçesinde yürütmenin durdurulması talebine yer vermek, sonradan yapılacak tevhit, ruhsat ve yıkım işlemlerini izlemek ve gerekirse bunları da ayrıca dava konusu etmek, kararın uygulanabilirliğini korumanın yollarındandır.\n\nBeşinci olarak, Anayasa Mahkemesinin bu alandaki ölçütlerinin ağırlıklı olarak kamu otoritelerine yönelik bir yükümlülük tanımladığı akılda tutulmalıdır. İdarenin kararı uygulaması için malikin ayrıca bir şey yapması gerekmediği, en azından ilke olarak, kabul edilmiştir. Yine de uygulamada yazılı başvuru, hem sürelerin hesabını hem de ileride bir tazminat veya bireysel başvuru dosyasında idarenin tutumunu belgelemek bakımından yararlıdır."],["Pratikte malik ne yapabilir?","Burada anlatılanlar genel çerçevedir; her dosyanın olguları farklıdır. Yine de uygulamada işe yarayan birkaç başlık vardır.\n\nİptal kararı verildiğinde karar tebliğinden itibaren idarenin işlem tesis etmesi için kanunun tanıdığı otuz günlük süre izlenmeli, süre dolduğunda yazılı başvuruyla kararın gereğinin yerine getirilmesi istenmelidir. İdare imkânsızlık ileri sürerse, bunun gerekçesinin somut olarak ve belgeleriyle bildirilmesi, hangi alternatif çözümün düşünüldüğünün sorulması gerekir. Anayasa Mahkemesi ilkeleri açısından önemli olan, idarenin pasif kalmamasıdır.\n\nKarar uygulanmazsa 2577 sayılı Kanun'un 28. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca idare aleyhine tam yargı davası yolu açıktır. Bu yol, kararın yerine getirilmesi yerine geçen bir seçenek olarak değil, gecikme veya uygulanmama sonucu doğan zararın giderimi için bir araç olarak görülmelidir.\n\nİç hukuk yolları tüketildikten sonra, nihai ve icra edilebilir bir kararın uygulanmaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru da gündeme gelebilir. Başvuru süresi ve koşulları ayrıca kontrol edilmelidir.\n\nSon olarak, dava sürerken uygulamanın durmayacağı unutulmamalıdır. Yürütmenin durdurulması talebi bu nedenle kritik önemdedir; çünkü dava sonunda kararın uygulanabilirliği, çoğu zaman bu sırada sahada ne olduğuna bağlıdır. Somut olayda bir avukata danışmanız yerinde olur."]]}